11 Şubat 2018 Pazar

Sadece kendisi olabilen adam Cafer Can.

Bugünlerde, hayattaki hiçbir şeyi tam olarak karşılamadığımı fark ettim. Aslında içten içe her zaman böyle bir duyguya sahiptim ama kendimi kandırıyordum her seferinde. Sevdiğim bir kadın tarafından sevilmediğim zaman, zaten beni hak etmediğine, benim daha fazlasını hak ettiğime inandırmıştım kendimi. Futbolcu olamamın nedeni de yaşadığım sakatlıktı mesela. Boyum uzun değildi belki ama dünyanın çoğu özel insanları kısaydı zaten. Belki bir Brad Pitt değildim ancak yine de elim ayağım düzgündü. Benim için hayata devam etmenin yolu aslında kendimi kandırmaktan geçiyordu. Kendimi kandırabildiğim kadar vardım bu hayatta. 

Bir gün, yani çok kısa bir süre önce kendimi kandıramadığımı fark ettim. Hayatım boyunca, insanlara yalan söylemekten, onları kandırmaktan hep kaçındım. Onları kandırabilirim, bunu biliyorum ama bunu istemiyorum. Zaten yazar ve yönetmen olmak istememin nedeni biraz da aslında onları kandırmak istemiyor olmamdı. Ben, sadece kendimi kandırabiliyordum ve sadece kendimi kandırmak istiyordum ancak şimdi kendimi de kandıramaz olmuştum. Bu beni korkutmuştu ve nedenini düşündüm. Ya artık kendi kendime söylediğim avuntuları o kadar çok tekrar ediyordum ki artık beni tatmin etmiyorlardı ya da artık kendi söylediğim yalanlara inanmayacak kadar büyümüştüm. Bu yüzden, hayatımda ilk defa bir şeyin karşılığı olmak, kendime uygun bir sıfat bulmak istedim. 

Kendime yazar diyordum. Bu yüzden yazdığım bir şeyleri hemen bazı yerlere yolladım. Ancak yolladığım hiçbir yer bana geri dönüş yapmadı. Olumsuz bir geri dönüş bile olumlu olacağını umduğun belirsizlikten daha iyiydi. Benim bekleyişim sona erdiğinde, elimde olan kocaman bir hayal kırıklığıydı. Demek ki, sandığım kadar iyi değilmişim. Kelimeleriyle birbirleriyle seviştirmişim ama iktidarsızlarmış meğer, ortaya benim anlık zevklerimin haricinde bir şey çıkamamış. Arda Erel'in çok okunduğu bu ülkede, belli bir takipçi kitlesine ulaşan her insanın sağdan soldan çalarak ya da hayatlarını devam ettirdiği belli sayıdaki kelimelerle yazdıkları ucuz metinleri kitap olarak çıkartan insanlar kadar olamamıştım. İnsan çok sevdiği Pessoa'dan, Dostoyevski'den, Camus'tan, Sartre'dan hiç mi bir şey öğrenmez? Neyse ki anlamıştım; insan, ne kadar çok iyi kitap okursa okusun, yazmak bambaşka bir yetenek gerektiriyordu. Sanırım bende bu yetenek yoktu. 

Yazarlık olmamıştı, bir de kendimi yönetmen olarak denemek istedim. Bir yönetmen olamadığını kabul etmek, bir yazar olamadığını kabul etmekten daha zordu. Çünkü, yazarken sadece sen ve yazdığın şey varsın, başka bir şeye ihtiyacın yoktur. Ancak yönetmenlik, senin haricinde çok şey gerektirir. Kamera gerekir, ekipman gerekir, ekip gerekir, kurgu gerekir, daha iyisi için daha iyileri gerekir, ne kadar iyi olursa olsun her zaman daha iyisi mümkündür. Bu yüzden, yönetmen olamadığını kabul etmek daha zordur. Çünkü her seferinde, kısıtlı imkanlara, talihsizliklere, kötü planlamaya, para veremediğin için oynatmak zorunda kaldığın oyuncuya, yine bütçe yetersizliğinden orada çekim yapmak zorunda olduğun mekanlara, zar zor bulduğun kameraya ve paran olmadığın için kullanma şansının olmadığı ışıklara suç bulabilirsin. "Ah" dersin, "bana bir imkan verseler, Nolan'ın amına koyayım" ama bunu derken bilirsin, hiç kimse sana o imkanı vermeyecek. Ben de denedim. Yönetmen olmayı denedim. Ancak onu da beceremedim.

Madem yazar ve yönetmen olamamıştım, o halde para kazandığım işi sahipleneyim dedim. Editör olayım. Nasıl olsa, halen bir spor sitesinde editörlük yapıp para kazanıyorum o halde editör olayım. Çalıştığım halde, daha büyük ve gerçekten sektörün içerisinde olan bazı yerlere gittim. Hemen hemen hepsinde aynı sorular soruldu, aynı cevapları verdim, aynı şeyleri duydum, aynı şeyleri söyledim. Anladığım kadarıyla, burada her şey benzer şekilde yürüyordu. Ancak bu kez ben kendim vazgeçtim. Çünkü, hepsi bazı şeyleri yazmamı istemiyorlardı ya da bazı haberleri paylaşmamı. Susmamı istiyorlardı. Kendime sansür uygulamamı. Sonra düşündüm. Bu bana göre değildi, o yüzden vazgeçtim. Editör de olamamıştım. 

Bu hayatta hiçbir şey olamamaktan korkmaya başladım ve hemen sevgilimin yanına gittim. Karşımdaydı, bana bakıyordu. "Ayrılmak istiyorum" dedi. Ona baktım ve hiçbir şey diyemedim. Sadece "niye?" diye sormaya yetti gücüm. Dudaklarım, kendiliğinden oynamış ve kendi başlarına bu soruyu sorabilmişlerdi. Acaba bir sevgili olmayı becerip beceremediğimi sinsice öğrenmek isteyen beynim, adeta dilimi bu planı için kullanmıştı. Sevgilim bana bakmaya devam ederken, "Çünkü Cafer Can" dedi, "senle ben, tüm gün sende oturup; bir şeyler içiyor, sevişiyor, eski filmler izliyoruz. Çalıştığım şirketteki arkadaşlarım bana seni sorup duruyor ancak sen onlarla tanışma zahmetinde bile bulunmuyorsun. Varsa yoksa, filmler ya da kitaplar" Yutkundum, bir şey demedim. Sanırım, sevgili olmayı da becerememiştim. Beni bir sevgili yapmayı beceremeyen şeyler oysa ilişkimizin başlamasına neden olan, onun hoşuna giden şeylerdi. Demek ki, sevgili olmanın da bazı şartları vardı, hayatta insana verilen her sıfatta olduğu gibi. 

 Evimdeydim ve yalnızdım. Televizyonda kanalları gezerken, denk geldiğim boktan dizileri izlediklerini düşündüğüm ailem geldi. Onlarla bir haftadır konuşmamıştım. En son annem aradığında, "işim var seni sonra ararım anne" demiş ve bir daha aramamıştım. Şimdi bunu düşününce aslında iyi bir evlat da olamadığımı fark ettim. Televizyonu kapatıp, ailemi ararken kafamda bu hayatta başka ne olup olamadığımı düşünüyordum. İnsanlar benim solcu, liberal, anarşist, kemalist, Türkçü, terörist, faşist, demokrat gibi çoğu şey olduğumu söylemişlerdi. Tüm bunları bana söylediklerine göre, bunlardan biri de olmayı becerememiştim. Oysa benim görüşüm hep özgürlükten ve haktan yanaydı. Ailemle konuştuktan sonra aklıma doğup büyüdüğüm muhafazakar mahalle geldi. Beni bir türlü kabul etmemişlerdi. Onlara göre çok kibardım, onlara göre beni orada sikerlerdi. Daha sonra kendi benliğimle birlikte edindiğim çevre için ise çok taşralı bulundum. Bu kez de, kendimi geliştirememiş olduğum için dışlanmıştım. Yani ne semt çocuğu olabildim ne de entelektüel bir insan. Eski kız arkadaşım gibi sinema eleştirmenliği yapayım dedim, nasıl olsa çocukluğumdan bu yana yapabildiğim tek şey bu. Daha sonra, ayıp olmasın diye filmleri eleştiremeyince ve eleştirilerimi de belli bir seviyede yazamayınca, bundan da vazgeçtim. İyi bir yönetmen olamadığım gibi, iyi bir film eleştirmeni de olamıyordum. 

Kendime uygun bir sıfatın peşindeyken, bir arkadaşım beni namaza çağırdı. Namaz kılmayı bilmiyordum, çok ilgimi de çekmiyordu. Ancak belki de bir sıfat arayışımdan belki de bir şeylere inanıyor olma isteğimden dolayı camiye gitmeye karar verdim. Namaz kıldım. Çocukluğumda bayram namazlarının ardından bir ilkti sanırım bu. Nedendir bilinmez, oradaki şey hoşuma gitti. Tuttuğun takımın maçını izlemek için stadyuma gitmek gibiydi. Her ikisinde de tek bir amaç için oraya gidiyordun ve ikisinde de inanmak istediğin bir güç vardı. Birinin cenneti, diğerinin galibiyeti. Birinin renkleri, diğerinin kudreti vardı. 

Namaz kılıp eve dönerken, düşündüm. Eğer Tanrı, beni olduğum gibi kabul etmek yerine kendisinin istediği bir kul olmamı istiyorsa, ne farkı vardı yarattığı kullardan? Çok güzel bir kadın seviyordum, benden yakışıklı olmamı, onu mutlu etmemi, ona para vermemi, onu lüks içinde yaşatmamı, ona hediyeler almamı istiyordu. Bana iş verecek olan patronum, onun için çalışmamı, daha çok çalışmamı, dediklerini yapmamı ve yine dediklerini yapmamamı istiyordu. Büyük emekler vererek çektiğim kısa filmimi yolladığım festivaldeki jüriler, filmimi kriterlerine uygun bulmamışlardı. Sanatın, bir kriteri olduğunu düşünüyorlardı. Yazılarım beğenilmemişti, çünkü yazılarımın belli bir formda olmasını istiyorlardı. Benim cümlelerimi, daha iyi kurabileceklerini düşünüyorlar ve benim kelimeleri yetersiz bulabiliyorlardı. Peki ya Tanrı? Tanrı da mı beni bir kalıba sığdırmak istiyordu? Henüz 20'li yaşlarımın başında olduğum için kendime uygun bir sıfat arıyordum. Tüm bu düşüncelerimin, yaptıklarımın nedeni de buydu aslında. Bu hayatta kendime uygun bir yer bulabilmek ama benim sahip olabildiğim ve sahip olabileceğim bir sıfatın olmadığını yeni yeni anlamıştım. 

Benim adım Cafer Can. 21 yaşındayım. Kendime uygun bir sıfat bulamadım. Bu hayatta neyi üstüme geçirdiysem, her seferinde bana büyük geldi. İşte bu yüzden, bu hayatta sadece kendim olabildim. Başka hiçbir şey olmayı beceremedim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder