7 Mayıs 2016 Cumartesi

Uzak Diyarlardan, En Yakınınızdan Bir Mektup..

Merhaba, Açelya. Sana bu satırları, beni tıktıkları yerden yazıyorum. Üzerime geçirdikleri beyaz bir önlüğün çıkartılmasıyla, biraz zor da olsa sana yeniden yazmanın büyük heyecanıyla birlikte tüm kelime hazinemi kaybettim, bu yüzden kurduğum tüm cümlelerin anlamsızlığı adına şimdiden özür dilerim. Kuracağım cümleler anlamsız bile olsa bu cümleleri sana kuruyor olmam, anlamsız olsa bile anlam yüklemez mi? Bana soracak olursan, bu hayatta hiçbir şeyin anlamı yok senden başka. Ve hiçbir cümlenin de anlamı yok, senin kurduğun veya sana kurduğum cümlelerin dışında. Hayatın anlamı olsaydı, bu kesinlikle sen olurdun ama hayatın bir anlamı yok. Evet Açelya, sana rağmen hayatın bir anlamı yok.

İstediğim kalem ve kağıt biraz geç geldiği için sana yazacaklarımı düşünmem için biraz zamanım oldu. Sana buradaki yemeklerden bahsetmek istiyorum. Bok gibi, verdikleri yemeklerin hiç tadı yok. Pek emin değilim ama içine bir şeyler kattıklarından şüpheleniyorum. Burası çok büyük ve aslında çok güzel. Ama buranın güzelliğini yaşayabilmek için belli bir kıyafetin olmalı. Çünkü gördüğüm kadarıyla takım elbiseli, birbirinin aynısını giyinen, aynada saçını düzelten, ayakkabısıyla üzerindeki hırkayı aynı renkte olmasına özen gösteren insanlar buranın güzelliğinin tadına varabiliyor. Ben ve benim gibi olanlar için burası tam bir cehennem. Cehennem sanki düşünenler için var. Keşke ben de düşünmeden edebilseydim. Ah, Açelya. Buradaki insanları görmeni ne kadar çok isterdim, hiçbir şey düşündükleri yok. Ne kadar da kendilerinden eminler, ne kadar da önemsiyor kendilerini. Onların sordukları sorulara verdiğim cevaplar dışında anlattıklarımla ilgilenmiyorlar. Onların ilgilendikleri, yalnızca kendileri ve kendilerinin duymak istedikleri. Biliyor musun Açelya, onlardan bu kadar nefret ederken bir yandan da onlar gibi olabilmenin hayallerini kuruyorum. Kızma bana, sakın kızma! Ben değişmedim, seni temin ederim ki hala tanıdığın Devrim'im. Merak etme burası beni hiç değiştirmedi, değiştiremeyecek de. Sadece onlar gibi olsaydım, belki burasını daha çok sevebilirdim. Hem burası cehennem olmazdı hem ben de sen ve sana yazmak dışında yaşadığımı hissedebilirdim. Yaşamak ile yaşadığını hissetmek aynı şeyler değil. Sahiden Açelya, insanın yaşadığını hissetmesi nasıl bir şeydi kim bilir? Senin gözlerinin içine bakıp, elini tutsam ve kalemimi tuttuğum sol elimle yüzünün sağ tarafına dokunsam. Yavaş yavaş gözlerimi hiç ayırmadan eğerek başımı, dudağımı dudağına getirsem ve bir öpücük kondursam dudağına. Belki hissederdim böylelikle yaşadığımı. Ah Açelya, yaşayan birinin yaşadığını hissedememesi ne garip ne kötü bir şey bilemezsin. Ben yaşıyorum. Peki ya ruhum? Ruhum mu yaşadığını hissetmiyor yoksa ben mi ruhumu hissetmiyorum? Yaşamak nasıl bir şey Açelya, seni sevmek gibi bir şey olsa gerek.

İnsanlar çok konuşuyor burada ve ben bu durumdan çok sıkılıyorum. Yeni bir dil arıyorum kendime, susarak anlaşabileceğimiz bir dil. Düşünsene Açelya, sana bakıyorum ve senin ne dediğini anlıyorum. Böyle bir şey mümkün olabilir mi sence? Konuşmak zorunda kalmasak, keşke duygularımızı ve düşüncelerimizi belli bir sınırdaki kelimeler içine sıkıştırmayıp susarak anlaşabilsek, ah ne güzel olurdu kim bilir. Ben de burada çok konuşuyorum. Neden mi? Çünkü benim sessizlik dilimden henüz haberleri yok ve onlar benim bildiğim bu yabancı dili bilmediği için onların anlayabildiği dilden konuşmak zorundayım. Onlar gibi olmaya çalışıyorum, onlara benzemediğim ortaya çıkmasın diye en az onlar kadar konuşmak ve bu kadar çok konuşurken konuşmalarımı özenle seçme mecburiyetindeyim. Bu mecburiyetin adına, bir isim takmışlardı ama adı aklıma gelmiyor. Burada bir çocukla tanıştım. İsmi Aytuğ, bu dünyayı değiştirebileceğine inanıyor ve gitar çalıyor. Gülşah adında birini sevdiğini söyledi bana. Ama Gülşah'ın bu sevgiden haberi yokmuş. Çünkü Aytuğ korkuyormuş. Gülşah'ın, onu sevmemesinden, onunla dalga geçmesinden, sevginin kepaze edilmesinden. Aytuğ'a göre onun etrafındaki erkekler gibi olmamasıymış bu korkusunun nedeni. Ama bence insan korkmamalı. İnsan neden korkar ki sevdiğini söylemekten? Burası böyle bir yer miydi? İnsanı, sevdiğine sevdiğini bile söylemekten korkutuyor muydu? Ah Açelya, seni sevdiğimi sana söylemekten neden korkayım? Beni sevmeyecek olmandan endişe etmem bile seni seviyor olmayı senden bir karşılık beklediğim için yaptığım anlamına gelmez miydi? Oysa ki, ben burada yaptığım her şeyi karşılık beklemeden, gerçek bir şekilde yapmak istiyorum. Karşılık beklenmeden yapılan her şey, gerçektir. Ve burada ne kadar az gerçek şey var, ah bir bilsen..

Buraya alışmaya çalışıyorum, beni sakın merak etme, ben iyiyim. Onlar gibi olamayacak olsam bile, onlar gibi hayatım olmayacak olsa bile, onlar kadar mutlu olamayacak olsam bile en azından onlar kadar sahte, onlar kadar gösteriş meraklısı, onlar kadar yalancı olmayacağım. Seni temin ederim ki, anlamsız bir hayatım olacak ama Starbucks denen yerden söylenmiş bir kahve gibi bir hayatım da olmayacak. Lüks evlerin, pahalı arabaların veya buradaki insanların peşinden koştuğu hiçbir şeyin peşinden koşmayacağım. Tutkularım, hayallerim ve kendi isteklerimin peşinden koşacağım. Açelya, ben senin peşinden koşacağım, sana söz veriyorum. Biliyor musun Açelya, benim buradaki adım "deli". Bana "deli" diyorlar, senin gerçekte olmadığını düşünüyorlar. Söyle Açelya, gerçekte var olduğunu söyle. Söyle bana neler hissettirdiğini, neler yaşattığını hepsini söyle onlara. Eğer Açelya, sen yoksan bende yarattığın bu acı ve bende oluşan bu boşluk neden var? Açelya, "Dünya" dedikleri bu tımarhaneden kurtar beni.

Seni seviyorum.

Seni seviyorum Açelya!



Uzak diyarlardan, en yakınınızdan.. 
Devrim. 
Açelya'nın Devrim'i..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder